Bu sefer tersten oldu biraz, MUBİ de rast geldiğim film hoşuma gidince kitabını okudum. İlk Jack London'ım. Yazar , kafamda Jules Verne ile eşleşmişti, hep uzak durmuştum , yanılmışım. Tekrar okunacaklar rafına yerleşti bile.
Şimdi kitap üzerine yaptığım diğer okumalardan bahsedeceğim biraz.
Bireycilik - Nietche
Martin bireysel kurtuluşa inanır topluma değil. Sürü değil birey olmayı savunur. Kendi zekasıyla, tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelir. Martin "üst-insan" olmaya çalışırken, aslında "hiç-insan" olma yoluna girer . Çevresi ile yabancılaşır. Toplumla bağı kopunca, anlam buharlaşır ve yerini derin bir hiçliğe (nihilizm) bırakır.
Jack London 'ın yarı otobiyografik bu eserinde kendi ile ayrıldığı temel nokta burası . Kendisi sosyalist iken kahramanı bireyci yapmış ve onu anlamsızlığa sürüklemiştir. Ama kendi sonu da hemen hemen aynı olmuş.
Yolundan gittiği Herbert Spencer , Nietche'nin hayatlarında da aynı trajedileri görüyoruz. İnsan, kendini toplumdan tamamen üstün ve ayrı gördüğü an, aslında kendi hapishanesini inşa etmeye başlar.
Başarmak ile mutlu olmak arasındaki büyük fark.
Martin Eden örneğine geri dönersek; Martin, başlangıçta kendi eğitimsizliğini sınıfsal bir engele yansıtmıştı. Bu ona mücadele etme gücü verdi. Ancak hedefine ulaşıp "sistem" dediği şeyin içine girdiğinde, suçlayacak bir "dış düşman" kalmadı.
Bizim trajedimiz de çok benzer, Hepimiz farklı inançlarla aynı tarikata mensup gibi, aynı şeylerden bahsediyoruz. Çünkü modern dünya; bize ne istiyorsak , ondan bolca bilgiyi üzerimize boca etmekte (bknz. bu blog:)) Herkesin "özgür" olduğu ve her imkana erişebildiği bir dünyada (en azından teorik olarak), başarısızlık veya mutsuzluk artık tamamen bizim omuzlarımızda. Bu yük öyle ağır ki ,dış düşmanlar icat etmek zorundayız.
Sevgiler...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder