İki günde iki cenazemiz vardı. Biri arkadaşımız babası, biri yakın akraba. İkisi de beklenen ölümlerdi, biri kent biri köy mezarlığına gömüldü. Ardı arkasına sıralanan standart teselli cümleleri ve etrafı izleyen ben...Hadi beylik sözleri biraz da ben edeyim, ölüm üzerine yeterince yazılmamış gibi.
İki cenaze arasında çok fark vardı, ilkinde 10 kişiydik ve kimsede yas hali yoktu. İkincisi köy cenazesinin samimiyetini, o ağırbaşlı kederini taşıyordu. Her ölüm, yas tutulmayı hak eder. Ölümün vakarı ve suskunluğu olmayınca, ilk cenazeyi garipsedim. Köklerine, toprağına bağlı olmanın ; kendi diktiğin ağacın altında yatmanın naifliği inkar edilmez.
Düşündüm ki, aslında zannettiğimizden daha da geçiciyiz . Sahne aldığımız sürece ,baş rolü heba etmemeli. Veda ettiğimiz anda, en "benim" dediğimiz insanlar bile ölümden yaşama geçiyor. Zamanla bir kaç kişinin derinlerinde ince bir sızı, eski bir hatıra olarak kalıyoruz.Belki de ölüm sonrası ritüeller,geride kalanların kolaylığı için icat edilmiştir.
Yaşam, ölüme inat her fırsatta filizleniyor; bazen hoyratça, bazen de sadece hayatta kalma içgüdüsünün o tuhaf doğallığıyla. İnsan, "şimdi sırası mı?" demeden, "akşama ne yesek?" diye düşünürken buluveriyor kendini.
Mezarlıklar sakin sessiz, bazıları çok güzel ,bazıları bakımsız. Hayat boyu o "görkemli" mezarı hak etmek adına ödenen bedelleri düşündüm; bana çok ağır geldi. O mermerlerin ağırlığı, aslında omuzlarındaki beklentilerin bir devamı gibi. Oysa sadelik, her anlamda daha huzurlu. Sıradanlığın hafifliğiyle yaşayanlar, göçüp giderken de daha özgür sanki.
Geçip giderken dünya sahnesinden, bir hoş seda bırakabilmekten ötesi beyhude çaba, hafif yaşamak , zahmetsizce tüy gibi konmak ve göçmek dileğiyle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder