13 Temmuz 2026 Pazartesi

Can Sıkıntısı - Kaçınılmaz mı , Fırsat mı?

Manzara güzeldi ama:)

5 günlük her şey dahil tatilde, 2 gün değişik geldi biraz oyalandık , 3. gün idare ettim,4. gün ne kitap,ne telefon,ne güzel manzara ya karşı şezlong keyfi ne de kokteyl hiç birini istemiyordum. Ne istediğimi de bilmiyordum, korkunç bir can sıkıntısıydı hissettiğim. Her şey gözüme anlamsız göründü, hiç bir eyleme en ufak bir istek duymuyordum. Bu da can sıkıntısı üzerine düşünmeye itti.

Oteller bize belirli bir süre boyunca ,neredeyse her şeyi bizim yerimize düşünülmüş ütopik ortamlar sunar. Her şey sizin yerinize düşünülmüş gibidir. Beslenme , temizlik,eğlence hatta sağlığınız. Sizin karar vermeniz gereken canınızın ne istediğidir sadece. Bunlar karşısında doygun bir keyif yaşamanız gerekir belki ama ne kendimde ne de etrafımda böyle birilerini gördüğümü söyleyemem. En çok yüksek promil hazzı...

Katıldığım maratonlarda, kalbiniz beyninizde atacak derece zorlanmış sporcularda çok daha mutlu ifadeler gördüm,  doğa yürüyüşlerinde ,sosyal sorumluluk projelerinde keza...

Bakalım can sıkıntısı üzerine sevdiğim filozoflar neler demiş?

Schopenhauer’a göre insanın hayatı acı ve can sıkıntısı arasında bir sarkaç gibidir. Bir şeyi arzuladığımızda ve ulaşamadığımızda acı çekeriz. Çabalayıp didinip o arzu ettiğimiz şeye ulaştığımızda ise, tatminin getirdiği o geçici coşku hızla söner ve yerini derin bir boşluğa, yani can sıkıntısına bırakır. 

Schopenhauer, can sıkıntısını "insanın kendi kendisiyle kalmaya tahammül edemeyişi" olarak görür.

Çaba yükselince beklenti yükselir,hayal kırıklığı olasılığı artar.

Stoacılar, içsel kale, zihnin kontrolü ve yorumlama kavramlarına bağlı olarak, can sıkıntısını dış dünya ile ilgili bir sorun değil, zihin içindeki yönelim hatası olarak görmüşler. Can sıkıntısının temelinde yatan içsel boşluk, tatminsizlik, sürekli dış uyarıcı arayışı ve mekân değiştirme arzusu(bu benim sanırım:) üzerine çok derin analizler yapmıştır.

Günümüz felsefecileri konuya daha "anlayışlı" yaklaşmaktan. 

Wilhelm Schmid ,konuya modern insanın psikolojisi ve modern "mutluluk diktatörlüğü" üzerinden yaklaşır.

Hayat sadece zirvelerden ve büyük coşkulardan ibaret değildir; büyük bir kısmı rutinlerden oluşur. Schmid, hayatın bu durağan ve bazen "sıkıcı" dönemlerini kabul etmenin, olgun ve dengeli bir yaşam sürmenin anahtarı olduğunu söyler. Canımız sıkıldığında, içimize dönüp "Benim için gerçekten ne anlamlı?" sorusunu sorma fırsatı yakalarız.

Schmid’e göre bu anlarda sıkıntıdan hemen kaçmak yerine o hisle kalabilmek, insanın kendisiyle bağ kurmasını ve "kendiyle dost olmasını" sağlar.

Alain de Botton da can sıkıntısına modern hayatın yapısı, teknoloji ve insan ilişkileri penceresinden oldukça pratik ve şefkatli bir yaklaşım getirir. De Botton, can sıkıntısını Schopenhauer gibi trajik bir lanet olarak görmek yerine, "yaratıcılığın ve kendini keşfetmenin zorunlu bir ön koşulu" olarak değerlendirir. Kurucusu olduğu The School of Life (Hayat Okulu) ekolüne göre, can sıkıntısı zihnin "boş viteste" çalışma halidir. Zihin hiçbir şeyle meşgul olmadığında, bilinçaltı serbestçe çalışmaya başlar. 

Can sıkıntısının getirdiği o huzursuzluğa biraz katlanabilirsek, o kapının arkasında kendimizle ilgili çok şey keşfedebiliriz: "Ben bu hayatta gerçekten ne yapmak istiyorum?", "Beni şu an ne huzursuz ediyor?" gibi sorular ancak can sıkıntısının yarattığı o sessizlikte duyulur hale gelir.

Can sıkıntısının hemen altında genellikle yüzleşmekten korktuğumuz önemli duyguların (kaygı, hüzün, pişmanlık, büyük arzular) yattığını söyler. 

Benim sıkıntımın meyvesi bu yazı oldu. Sevgiler...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder